ANTİOKSİDAN MUCİZESİ

Antioksidanlar, hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran “serbest radikaller” adlı moleküllere karşı koruyucu bir kalkan oluşturan kimyasal moleküllerdir. Vücut hücreleri tarafından üretilen antioksidanlar, vücut için büyük risk oluşturan serbest radikallerin yıkıcı etkilerini engeller, pek çok hastalığa ve erken yaşlanmaya neden olabilecek zincir reaksiyonları önlerler.

Serbest radikallerin oluşumuna ise petrokimya ürünleri, X ve UV ışınları, sigara dumanı, hava kirliliği, hatta yiyecek ve içeceklerde bulunan koruyucular ve katkı maddeleri gibi bazı bileşikler neden olmaktadır. Normal şartlarda vücut için çok büyük bir tehlike arz eden bu maddelere karşı bazı enzimler görevlendirilmiştir. Bu enzimler, ciğerlerimize hava çektiğimizde vücudumuzda oluşan serbest radikalleri zararsız ara ürünlere çevirmekle görevlidirler.  Bu iş için görevli olan söz konusu enzimler ise katalaz, superoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksizdazdır. Nükleer bir reaktörde temizlikten sorumlu işçiler nasıl son derece özenli çalışıyorlarsa, superoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz adlı bu enzimler de solunum sırasında oluşan tehlikeli ara ürünleri daha zararsız ürünlere çevirme görevleri esnasında aynı şekilde büyük bir titizlikle çalışmaktadırlar.

Enzimlerin dışında E ve C vitaminler, karoten ve glutatyon adlı moleküller de serbest radikallerin kötü etkilerini gidermek üzere görevlidirler.  Pek çok sebze ve meyve türü, ceviz, fındık, bitkisel yağlar, kırmızı ve beyaz et, balık ve tahıl gibi gıdalar antioksidan açısından oldukça zengindir. Serbest radikallerin zararlı etkilerini gidermek için ayrı ayrı koruyucu moleküllerin ve çok sayıda doğal besinin yaratılmış olması, hiç şüphesiz insanlar için çok büyük bir nimettir. Nitekim insan, kendi sağlığını tehdit eden serbest radikallerin varlığından tamamen habersiz olduğu gibi, sebep oldukları zararlı reaksiyonları tek başına bertaraf edebilecek güce de hiçbir şekilde sahip değildir. Allah’ın biz insanların hizmetine sunduğu moleküllerin ve gıdaların içerdiği antioksidanların yoğun tedbir faaliyetleri canlı ve sağlıklı kalmamıza vesile olmaktadır.

Antioksidan enzimlerinin yokluğu hastalıklara ve ölüme sebep olur. Bu enzimlerin varlığı evrim teorisinin iddia ettiği gibi kademe kademe bir gelişim olamayacağına da bir delil teşkil etmektedir. Nitekim bu enzimler ancak son mükemmel halleriyle kusursuz çalışabilmektedir.  Diğer bir deyişle, mükemmel hallerinden en ufak bir sapmanın görülmesi halinde ölüm ve ölümcül hastalıklar başgösterir. Bu da söz konusu enzimlerin en son mükemmel halleriyle birlikte Yüce Allah’ın “Ol” demesiyle yaratıldıklarını açıkça ortaya koyan bir gerçektir.

Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34


.


MUCİZEVİ ZITLIKLAR

Demire sertliğini, suya kaldırma kuvvetini, güneşe sıcaklığını veren ve daha milyarlarca fizik kanunu meydana getiren kimdir? İşte bu, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri yaratan ve yaratmaya devam eden Allah\'ın yaratmasıdır. Eğer Allah, yaratmayı durdurursa herşey yok olur gider.Kainattaki bütün olaylar, Allah’ın koyduğu doğa kanunlarına ve sebep- sonuç ilişkisine uygun olarak meydana gelmektedir. Ancak bazı şaşırtıcı özellikler vardır ki, doğa kanunlarına uygun işlememektedir. Allah farklı işleyenleri de yaratmıştır. Allah’ın gücü öyle büyük ve sonsuzdur ki, O dilerse koyduğu bütün doğa kanunlarını da değiştirebilir. Bu bölümde mucizevi bazı  zıtlıkları inceleyelim:

ATOM ÇEKİRDEĞİNDEKİ ŞAŞIRTICI ÖZELLİK

Normal şartlarda atomun içinde protonların birbirlerini itmeleri ve mümkün olduğunca birbirlerinden uzaklaşmaları gerekmektedir. Çünkü protonlar artı yüklüdürler ve aynı yükler birbirlerini daima iterler. Ancak evrende var olan Güçlü Nükleer Kuvvet sayesinde protonlar, yüksüz olan nötronlarla birlikte çekirdekte birbirlerine kenetlenmiş haldedir. Bir başka deyişle Güçlü Nükleer Kuvvet, protonları birarada tutarak atomun merkezindeki çekirdeği oluşturur. www.atommucizesi.com


 


Bu kuvvet atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların dağılmadan bir arada durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği bu şekilde oluşur. Bu kuvvetin şiddeti o kadar fazladır ki, çekirdeğin içindeki protonların ve nötronların adeta birbirine yapışmasını sağlar. Bu yüzden bu kuvveti taşıyan çok küçük parçacıklara Latince\'de \"yapıştırıcı\" anlamına gelen \"gluon\" denilmektedir. Bu yapışmanın şiddeti çok hassas ayarlanmıştır. Bu yapıştırıcının kuvveti protonların ve nötronların birbirlerine istenilen mesafede bulunmalarını sağlamak için özel olarak tespit edilmiştir. Söz konusu kuvvet biraz daha yapıştırıcı olsa protonlar ve nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp gideceklerdi. İşte bu kuvvet Büyük Patlama\'nın ilk saniyelerinden beri atomun çekirdeğinin oluşması için gerekli olan yegane değere sahiptir.

Bu gücün şiddetini anlayabilmek için atom bombasının meydana getirdiği etkiyi düşünmek yeterlidir. Bu bomba, atom çekirdeğine bir parçacık -genellikle nötron-, fırlatılması ile çekirdeğin parçalanması sonucunda oluşmaktadır. Çekirdek parçalandığında, çekirdekteki proton ve nötronları birarada tutan kuvvet açığa çıkmakta, karşısına çıkan her canlıyı \"kül\" haline getiren ve radyoaktif etkisi yıllarca devam eden benzersiz bir güç oluşmaktadır. Bu, sadece, gözle görülmeyen bir atomun içine gizlenmiş olan ve karşısındaki insanları aciz ve savunmasız bırakan bir kuvvettir.

Çekirdeğe etki eden söz konusu Güçlü Nükleer Kuvvet öylesine dengelidir ki, evrenin oluşumundan beri maddenin var olması ve aynı zamanda bir denge içinde varlığını sürdürmesi için en uygun değere sahiptir. Eğer söz konusu kuvvet biraz daha güçlü olsaydı proton ve nötronlar birbirlerinin içine geçerlerdi. Eğer biraz daha az olsaydı, bu parçacıklar birbirlerinden ayrılıp uzaklaşırlardı. Bu durumda canlı veya cansız varlıklardan, Dünya, Güneş veya evrenden kuşkusuz söz edilemezdi.


 


Tüm zıt kutuplar birbirini çekerken, bilim adamlarınca ancak “güçlü nükleer kuvvet”le açıklanabilen atom çekirdeğindeki protonların birbirini itmemesi, Allah’ın eşsiz gücünün bir delilidir. Özetle, Allah eşsiz ve sonsuz gücüyle atomun çekirdeğinde doğa kanunları dışında işleyen bir yaratmayla, var olan “herşey”in oluşabilmesini sağlamıştır. 

CANLILIĞI OLUŞTURAN “SOL- ELLİ AMİNO ASİTLER”
DNA VE RNA’YI OLUŞTURAN “SAĞ-ELLİ AMİNOASİTLER”

Bütün amino asitlerin ana gövdesini bir karbon atomuna bağlı hidrojen ve bir azot atomundan meydana gelen bir bölüm teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün amino asitlerde tıpatıp aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve “R grubu” adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu grup her amino asitte farklıdır. Amino asite kendine has özelliğini veren de bu R grubudur. R grubu atomları, yapı olarak ana gövdenin sağ veya sol tarafında bulunabilir. Bunlardan, R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) amino asitleri, sağ tarafta bulunanlara ise D-dextro (sağ elli) amino asitleri adı verilir. Ve her iki çeşitin de oluşma ihtimali % 50\'dir. Aynı molekülün sağ-elli ve sol-elli biçimlerine birbirlerinin “optik izomerleri” adı verilir. Optik izomerlerin arasındaki fark, bir cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasındaki fark gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan, benzer bir düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller, aynı sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya sahiptirler. www.proteinmucizesi.com

Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (% 50-50 oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan 20 temel amino asitten herbiri doğada levo ya da dextro biçimlerinde bulunabilir.
Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en kompleks organizmaya kadar bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo amino asitlerinden meydana gelmişlerdir. Hatta bazı deneylerde bakterilere dextro amino asitlerinden verilmiş, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri levo amino asitlerini inşa etmişlerdir.


 

Sizin de fark ettiğiniz gibi, proteinlerin bu yeni özelliği, evrimcilerin “tesadüf” açmazını daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir: Anlamlı bir proteinin meydana gelmesi için az önce de anlattığımız gibi, yalnızca bunu oluşturan amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu amino asitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile sağ elli amino asit bulunmaması da zorunludur. Bu da tesadüf kavramını bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.

Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisi\'nde şöyle ifade edilir:

Aslında, yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki amino asitlerin tümü proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-el ya da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.

Bir para milyonlarca kez havaya atılıp da, hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır: bilinçli bir müdahale vardır. Ancak evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf Allah\'ın canlılar üzerindeki hakimiyetini kabul etmek istemedikleri için, tesadüfe sığınmaktadırlar. Bu ise, az önce belirttiğimiz gibi, bir saplantıdan başka birşey değildir.

Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA\'nın yapıtaşları için de geçerlidir. Örneğin canlı organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin tersine bunlar, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir.

Sonuç olarak; böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar. Eğer canlılık rastlantılarla oluşmuş olsa, bu seçiciliğin var olmaması gerektiğini gösteren ortada yeteri kadar sebep vardır. Tabiatta her iki cins amino asit de eşit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan da amino asitler, bir diğeriyle mükemmel bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün canlı organizmalardaki proteinlerin sadece levo amino asitlerinden, DNA ve RNAnın yapıtaşlarının ise yalnızca sağ-elli aminoasitlerden oluşması nasıl açıklanabilir?

İşte bu da Allah’ın benzersiz ve sonsuz gücüne delil olan bir başka farklı yaratmasıdır.

SUDAKİ MUCİZEVİ ÖZELLİK

Suyun özellikle ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz:

Bilinen tüm sıvılar ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+ 4°C\'ye) düşene kadar büzüşür, daha sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında \"normal\" fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer. www.sumucizesi.com


 

Suyun bu özelliği dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmayacaktı.

Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu, \"gizli ısı\" olarak bilinen kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Ayrıca suyun \"termal kapasitesi\", yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir.

Suyun gizli ısısının ve termal kapasitesinin diğer sıvılara göre çok yüksek olması da denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarını sağlar. Bu nedenle Dünya\'da kara üzerindeki ısı farklılıkları en sıcak yer ile en soğuk yer arasında 140°C\'ye kadar çıkarken, denizlerin ısı farklılığı en fazla 15-20°C arasında değişir. Aynı durum gece-gündüz arasındaki ısı farkında da yaşanır.

Karada gece ile gündüz arasındaki fark kurak ortamlarda 20-30°C\'ye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir ısı farkı olur. Sırf denizler değil, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir denge sağlamaktadır. Gece-gündüz arasındaki ısı farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması, bunun bir sonucudur.

Bundan başka suyun termal iletkenliği, yani ısıyı iletebilme yeteneği de bilinen diğer herhangi bir sıvıdan en az dört kat daha yüksektir. Buzun ve karın termal iletkenlikleri ise düşüktür. Suyun bu özelliği de çok önemli bir işlev görmektedir. Buz, havadaki soğuğu, altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava -50°C\'yi bulsa bile, denizin üstündeki buz tabakası 1-2 metreyi geçmez. Foklar, penguenler ve diğer kutup hayvanları, bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler.

Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı.

Okyanusların varlığını düşünelim. Okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır, ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtır. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuk olmalarını ve bunun sonucunda da tamamen donmalarını engeller. Eğer böyle olmasa ne olurdu?

Su \"Normal\" Davransaydı Ne Olurdu?

Su \"normal\" davransaydı, tüm diğer sıvılar gibi onun da ısı kaybına paralel olarak yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine batsaydı ne olurdu?

Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma alttan başlayacaktı. Alltan başlayan donma, yüzeyde soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için, yukarı doğru devam edecekti. Böylece Dünya\'daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi haline gelecekti. Denizlerin yüzeyinde sadece birkaç metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa bile, dipteki buz asla çözülmeyecekti. Böyle bir Dünya\'nın denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su \"normal\" davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı.


 


Suyun neden \"normal\" davranmadığı, yani 4°C\'ye kadar büzüştükten sonra neden birdenbire genleşmeye başladığı ise, hiç kimsenin cevaplayamadığı bir sorudur. www.molekulmucizesi.com  
Burada yalnızca birkaç tane örneği verilmiş olan suyun özellikleri, bu sıvının insan yaşamı için özel olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Başka hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması, bunun sadece Dünya üzerinde bulunması elbette ki bir tesadüf değildir. İnsan yaşamı için özel olarak yaratılmış olan Dünya, yine özel olarak yaratılmış olan suyla canlandırılmıştır. Tüm canlılar için büyük bir nimet olarak suyu yaratan Allah\'tır. Allah Vakıa Suresi\'nde şöyle buyurmaktadır:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)

İşte tüm katı maddeler suda batarken, buzun su yüzeyinde kalması ve bu şekilde canlılığın devam ediyor olması Allah’ın farklı yarattığı şaşırtıcı durumlardan biridir.. 

DÜNYADAN BİR PARÇA OLAN AYDAKİ ZITLIKLAR 

Ayın Oluşumu 

Dünyanın uydusu olan Ay’ın oluşumu konusunda 4 teori vardır. En son teoriye göre; Dünya oluştuğunda, diğer küçük gezegenlerden birinin dünyaya çarpması sonucunda, dünyadan bir yıkıntı dışarıya doğru salınmıştır. Bu kayalık yıkıntı dünya çevresinde bir yörüngeye oturmuş ve birleşmeye ve   yavaş yavaş kendi üzerine çökerek Ayı oluşturmaya başlamıştır. Ay oluşum sürecinde gittikçe soğumuştur ve şimdiki yüzeyi ise artık oldukça  soğuktur.

Ay\'ın Yapısı ve Hareketleri


Ay; yerkürenin tek doğal uydusudur.Ay\'da oksijen, su ve atmosfer yoktur. Bununla bera­ber Ay\'da gece ve gündüz sıcaklıklarının çok fazla ol­ması nedeniyle hayat yoktur.

Ay çıplak gözle görülebilir. Ancak bir ışık kaynağı de­ğildir. Yalnızca güneşten aldığı ışınları yansıtır.
Yapısında dağlar, tepeler, ovalar, kraterler ve küller vardır. Kraterler büyüklükleri değişen dairesel görünümündedirler. Ay toprağı kehribar rengindedir ve içinde cam kürecikler bulunur. Bunların meteorların ay yüzeyine düşmesiyle oluştukları sanılmaktadır. Toprağının yapısında yapılan incelemelerde Demir (Fe), Nikel (Ni), gibi metallerle kalsiyum bulunduğu ortaya konulmuştur.

Ay’ın, Dünya’dan oluşmasına rağmen  bu denli yapısal farklılıklara sahip olması, Dünya’nın aksine soğuk ve kuru bir gök cismi olması gibi nedenlerle üzerinde canlılık olmaması, Allah’ın yarattığı mucizevi zıtlıklardan bir tanesidir.

 HAMİLE ERKEK DENİZ ATLARI

 Denizatları dış görünümleri ve son derece özel bir düzene sahip olan genel yapıları ile dikkat çekici canlılardır. Boyları 4 ile 30 cm arasında değişen denizatları genellikle kıyı şeridinde yosunların ve diğer bitkilerin arasında yaşarlar. Sahip oldukları koruyucu kemiksi bir zırh bu hayvanları tehlikelerden korur. Zırh o kadar sağlamdır ki, kurumuş ölü bir denizatını elinizle kırmanız neredeyse imkansızdır.

Denizatının başı, vücuduna dik açı ile yerleştirilmiştir. Başka hiçbir balıkta bu özelliğin bir eşine rastlamak mümkün değildir. Denizatları vücutları dik olarak yüzer, başlarını yukarı ve aşağı hareket ettirebilirler. Ancak başlarını iki yanlarına doğru hareket ettiremezler. Bu özellik diğer canlılarda olsa görme açısından problem oluşturabilirdi. Ancak denizatlarının sahip oldukları özel vücut yapısı sayesinde böyle bir problem hiç yaşanmaz. Denizatlarının gözleri birbirinden bağımsız, her yöne serbestçe hareket edebilecek ve dönerek her tarafı rahatlıkla seyredebilecek şekilde yaratılmıştır. Bu yüzden kafalarını iki yana çeviremeseler de etraflarını rahatlıkla görebilirler. www.imanhakikatleri.net


 


Ancak bu canlıların bizim konu edeceğimiz en şaşırtıcı yönü, erkek denizatının doğum yapmasıdır. Erkek denizatı karnının alt kısmında, zırh tabakasının olmadığı bölgede, geniş bir keseye ve bunun üzerinde de yarığa benzer bir açıklığa sahiptir. Çiftleşme zamanında dişi deniz atı bu keseye çok sayıda yumurta bırakır. Erkek ise burada biriken yumurtaları döller. Yumurtalar, 1,5 ay boyunca kesede kalır. Erkek deniz atı gelişip minik birer deniz atı olana kadar kesesinin içindeki bir sıvı ile yumurtalarını besler ve kuluçka kesesinin iç dokusunda bulunan kılcal damarlar aracılığıyla onlara oksijen sağlar. (A.Vincent, The Improbable Seahorse, National Geographic, Ekim 1994) 1 ya da 2 ay sonra denizatının kopyaları olan yavrular keseden çıkar.( David Juhasz, Creation (16:3)Haziran-Ağustos 1994, s.39-40 )

Deniz altındaki çok sayıdaki canlı türünden yalnızca bir tanesi olan denizatları pek çok yönden benzersiz özelliklere sahiptirler. Denizatlarındaki bu farklı yaratılış Allah\'ın sınırsız gücünün, sonsuz ilminin örneklerindendir.

Gerçek çok açıktır. Tüm canlılık çok kusursuz bir tasarımın, çok üstün bir yaratılışın ürünüdür. Bu ise  bir Yaratıcı\'nın varlığını, hem de sonsuz bir güç, bilgi ve akla sahip bir Yaratıcı\'nın varlığını ispatlar.

O Yaratıcı, “OL!” emriyle herşeyi yaratan, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah\'tır.                           

.

DÜNYA HAYATINDAKİ TÜM ZEVKLERİ TÜKETENLER" KİMLERDİR?


Geçmişten bugüne yaşadıklarınızı hızlıca bir gözden geçirdiğinizde, karşınıza çıkan insanların birçoğunun ortak bir özelliğe sahip olduklarını fark edersiniz: Genç ya da yaşlı, zengin ya da fakir olsun, insanların bir kısmı yaşadıkları hayattan yakınmayı yaşamlarının önemli bir parçası haline getirmişlerdir. Hemen her olay hakkında şikayet edecek, hoşnutsuzluklarını dile getirecek bir şeyler bulurlar. Karşılaştıkları bir olayın yüz tane güzel, sevinç duyulacak, zevk alınacak yönü varsa, onlar bunları görüp bunlarla mutlu olmaktansa, birkaç kusurlu detaya takılıp bunların sıkıntısını yaşarlar. Bu anlayış, onlarda öylesine yerleşik bir alışkanlık haline gelmiştir ki, henüz yaşamadıkları, tecrübe etmedikleri olaylar hakkında da aynı tavrı gösterebilirler. Daha bir olayı yaşamadan, karşılarına çıkabilecek muhtemel pürüzleri düşünür ve bu hayali sıkıntılar nedeniyle mutsuz olabilirler.


Tüm bunların ötesinde, her türlü çabalarına karşın, kendilerinin de nedenini tam olarak keşfedemedikleri sebepsiz bir bıkkınlık ve hiçbir şeyden yeteri kadar memnun olamama hissi içerisindedirler. Dikkatlice düşündüğünüzde bu gibi insanların "İçimde sebepsiz bir sıkıntı var", "Canım çok sıkılıyor", "Artık bu hayattan bıktım", "Canım hiçbir şey yapmak istemiyor" gibi sözleri sık sık dile getirdiklerini hatırlarsınız. Üstelik bu kimseleri, kalplerinde yaşadıkları bu derin bıkkınlık ve hoşnutsuzluk hissinden kurtarmaya çalışsanız da çoğu zaman başaramazsınız.


Öyle ki, onları dünyanın en güzel yerine götürseniz, olabilecek en güzel, en mükemmel nimetleri önlerine serseniz, arzu edebilecekleri her türlü konfor ve lüksü sağlasanız, yine de bu kimselerin güzelliklerden gereği gibi zevk alabilmelerini sağlayamayabilirsiniz. Bu güzelliklerin her zaman ruhlarına etki etmesini ve onları tam anlamıyla mutlu etmesini mümkün kılamayabilirsiniz.
Oysa gökyüzünden denizin derinliklerine kadar her yer saymakla bitiremeyeceğimiz mükemmellikte detaylarla doludur. Her biri birbirinden güzel olan canlılar; kuşlar, tavşanlar, sincaplar, aslanlar, zebralar, arslanlar, kaplanlar, kediler, köpekler, balıklar... Bin bir çeşit meyveler; çilekler, portakallar, kavunlar, erikler, şeftaliler... İç açıcı bitkiler; güller, orkideler, papatyalar, menekşeler, sümbüller, karanfiller, yüzlerce yıllık ağaçlar ve daha milyonlarca güzellik insanın içinde çok büyük bir coşku uyandırır. Güzel bir manzara, güzel bir insan yüzü ya da güzel bir ziyafet sofrası insan ruhuna çok büyük bir zevk verir. Allah, Kuran ayetlerinde dünya hayatında insanlara sunduğu güzelliklere dikkat çekmiş ve bu nimetleri insanların "bir genelleme yaparak dahi saymakla bitiremeyecekleri kadar çok ve çeşitli" olduğunu hatırlatmıştır. Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:


Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve O'nun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır. Güneş'i ve Ay'ı hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize amade kılandır. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 32-34)


Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)



Aslında sırf bu güzelliklerden bir tanesi bile insan ruhuna büyük zevk ve keyif verebilir. Bu nedenle bazı insanların bu güzelliklerin binlercesiyle iç içe yaşadıkları halde bunları fark edememeleri, bunların hiçbirinden coşku ve heyecan duyamamaları, zevk alıp mutlu olamamaları, hiç kuşku yok ki, ortada olağan dışı bir durum olduğunu gösterir. Herşeyden önce bu büyük bir nimet kaybı ve büyük bir eksikliktir. Çok açıktır ki bu kimseler, dünya hayatındaki tüm zevkleri tüketip yok etmiş, artık bunlardan lezzet alamayacak hale gelmişlerdir.


Oysa ne büyük bir çelişkidir ki, birçok asılsız bahane öne sürerek dinden kaçan insanlar dünya hayatını çok zevk alacakları, sürekli gülüp eğlenecekleri bir yer olarak görmek isterler. Hayattaki en büyük amaçları dünya hayatından sınırsızca fayda elde edebilmek, burada yaşayabilecekleri tüm zevkleri tadabilmektir. Bu, dünyanın her yerinde ve her çağda değişmeyen bir kural olmuştur. Tarih boyunca hayatın gerçek anlamını kavrayamamış bazı insanlar dünyadan zevk alma üzerine felsefeler yapmış, kendi deyimleriyle "gününü gün eden" kişilere övgüler yağdırmışlardır.


Ünlü Latin lirik şairi ve yazar Horace'nin (MÖ 65-8) bir deyişinden esinlenerek ortaya çıkan ve 17. yüzyıl Avrupası'ndan beri kullanılan bir deyim olan "Günü Yakala" (Carpe Diem), sadece dünya hayatı üzerine kurulan bu yaşam tarzının felsefesini özetlemektedir. Bu sözle, "insanın yarınını düşünmeden, sadece içerisinde bulunduğu anı yaşayıp, gününü gün etmesi" ifade edilmektedir. "Günü yakala" fikri ile, insanlara her an ölüm ile karşılaşabilecekleri, bu nedenle de ölümü ve sonrasını düşünmektense, bu gerçekleri hiç akıllarına getirmeden sadece içerisinde bulundukları anı değerlendirerek yaşamaları öğütlenir.


Aynı şekilde Rönesans dönemine damgasını vuran "Öleceğini Hatırla" (Memento Mori) kavramı da insanlara, öleceklerini hatırlayarak, dünyaya daha çok sarılmayı öğütlemektedir. Bu düşünceye göre, insan, ölümden korkarak yaşamaktansa, içinde bulunduğu zamanı, ölümün yakın olduğunu bilerek, sadece zevklerine göre şekillendirmeli, hiçbir sınır tanımadan, canının istediği gibi yaşamalıdır.


Mutluluğun ve güzel bir hayat yaşamanın yolunu, Allah'ın ayetlerinin dışında arayan toplumlar tarih boyunca pek çok sapkın fikir ve felsefe geliştirmişlerdir. Ortaya attıkları tüm çarpık düşüncelerin ortak noktası ise, dünya hayatının nimetlerinden maksimum düzeyde, hırsla ve tutkuyla faydalanabilmektir.
Allah, Kuran'da böyle kimselerin bu hırsına "Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir." (Necm Suresi, 29) ayetiyle dikkat çekmektedir. Bir başka ayette ise, Allah, bu kimselerin kapıldıkları dünya hırsı nedeniyle kendilerine verilen sayısız imkan ve nimetlere şükretmek yerine, doyumsuzca bir hırs içinde yaşadıklarını bildirmektedir:


Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; Ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal' (servet) verdim. Göz önünde-hazır çocuklar (verdim). Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha artırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). (Müddessir Suresi, 11-15)


O halde tüm bu doyumsuz isteklerine rağmen, bu insanların dünya hayatından, insanlardan, doğadan, canlılardan zevk alamamalarının nedeni nedir? Tek amaçları dünya hayatının zevklerinden istifade etmek iken, nasıl olup da tüm zevklerden mahrum kalmaktadırlar? Neden bu kadar nimetin içinde oldukları halde büyük bir sıkıntı, kasvet, bunalım ve bıkkınlık içinde yaşarlar? Dünya hayatının güzelliklerini ve nimetlerini fark edemeyecek ya da bunlardan zevk alamayacak bir ruh halini nasıl elde ederler? Dünya hayatındaki tüm zevkleri nasıl tüketip yok eder, tüm arzularına ve çabalarına karşın bu zevklerden nasıl mahrum kalırlar?


Tüm bu soruların tek bir cevabı ve tüm bu durumun tek bir açıklaması vardır: Söz konusu insanlar inkar içindedirler. Kendilerine tüm bu nimetleri verenin Rabbimiz olduğunu unutmalarına ve nankörlük etmelerine karşılık dünya hayatında bu insanların kalpleri sıkıntılı kılınmaktadır. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:


Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi, 125)


Bir başka ayette ise "Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır." (Bakara Suresi, 257) şeklinde bildirildiği gibi, Allah, inkarları nedeniyle güzellikler içerisinde yaşadıkları halde bu kimseleri karanlık ve kasvetli bir dünyaya sevk etmektedir.


Oysa Allah dünya hayatını insanlar için bir deneme olarak yaratmıştır. Bu nedenle dünya hayatının süslerine kapılıp gitmek büyük bir yanılgıdır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde dünya hayatı ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadırlar:


Dünya tatlı ve hoştur. AIIah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının." (Kütüb-i Sitte, Müslim, Zikr 99, (2742); Tirmizi, Fiten 26, (2192))


Allah'ın razı olacağı umulan tavır, tüm dünya nimetlerinin Rabbimizin bir lütfu olarak bizlere ulaştığını kavramak ve O'na karşı şükredici bir ahlak içerisinde olmaktır. Bu güzel ahlakı yaşayan insan, çevresinde daima Rabbimizden gelen güzelliklerin, nimetlerin ve hayırların olduğunu her an hissedecektir.
İnkar edenler ise bu gerçeği görmek yerine, Allah'ı unutarak, sadece ellerindeki nimetlerden hırslı bir tutkuyla faydalanmaya bakarlar. Bu hırsın şiddeti arttıkça, bu kimselerdeki hoşnutsuzluk da büyür. Bu büyük çelişkinin nedeni, söz konusu insanların herşeye sahip olmak için delice bir isteğe kapılmalarıdır. Sahip olduklarıyla mutlu olmak, ellerindekinin kıymetini bilip bunlara sevinmek yerine, hep daha fazlasına sahip olamamanın mutsuzluğunu yaşarlar. Bundan dolayı da ellerindeki imkan ve nimetlerin de tadına varamazlar.


Örneğin güzel bir arabaları olur, ama daha yeni bir modeli çıktığı anda, sahip oldukları arabanın onlar için hiçbir değeri kalmaz. Tatil yaparak tüm sorunlarının üstesinden geleceklerine inanırlar. Ama tatil esnasında yaşadıkları ufak tefek aksaklıklar onlar için bir sıkıntı ve azap nedeni haline gelir. Sabır ve tevekkülle sorunların üstesinden gelmeye çalışmaz, kötümser ruh halleri nedeniyle daha da sıkıntılı bir şekilde tatilden dönerler. Tüm bu arayışları hep hüsranla sonuçlanır. Aldıkları zevk varsa da, bu, çok kısa süreli olur; daha sonrasında gelen sıkıntı ise çok uzundur.


Elbette dünya hayatı insanlar için bir denenme yeridir bu nedenle güzelliklerin yanında birçok kusur, eksiklik ve acizlikle birlikte yaratılmıştır. Bu nedenle insanlar, yaşamları içerisinde, her ne kadar istemeseler de bu eksikliklerle mutlaka karşılaşacaklardır. Nitekim zengin olanın zenginliğini, güzel olanın güzelliğini, zeki olanın tüm zekasını bir kaza ya da bir felaketle tamamen kaybetmesi mümkündür. Ayrıca böyle bir kaza söz konusu olmasa bile bir gün mutlaka her insanın gençliği de, sağlığı da yok olacak, enerjisi ve gücü zamanla elinden gidecektir. Maddi-manevi anlamda kendilerinden daha üstün insanlarla karşılaşma ihtimali de, din ahlakından uzak insanların huzurlarını kaçıran bir başka konudur.

Kendilerinden daha zengin, daha güzel, daha başarılı, daha akıllı, daha geniş bir sosyal çevreye sahip insanların varlığı onları büyük bir bunalıma sürükler.
İşte inkar edenlerin hayatları boyunca büyük bir arayış içinde olmalarının, sahip oldukları nimetler ile hoşnut olmamalarının nedeni bu sapkın anlayıştır. Hırsları onları zorlu bir hayata sürükler. Bir türlü ellerindeki güzellikleri görüp fark edemez, bunların zevkini gereği gibi tadamazlar.


Ölümle birlikte tüm nimetlerin yok olacağına inanan bu insanlar için tüm güzellikler daha dünyadayken birer birer tükenip yok olur; güzellikleri, gençlikleri, sağlıkları hep geçicidir. Maddi kazançları ise, nefislerinin azgın tutkularından dolayı onlara yeterli gelmez. İşte tüm bu nedenlerle tutkuyla bağlandıkları dünya hayatı, bu insanlar için bir azap haline gelir. Allah, inkar edenlerin cehennem hayatından önce dünyada da azapla karşılaştıklarını şu sözlerle haber vermektedir:


Derler ki: "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va'dolunan (azab) ne zaman?" De ki: "Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile." (Neml Suresi, 71-72)


Allah'ın ayetlerde bildirdiği azabın bir kısmı, bu insanların dünya hayatının tüm güzellikleri ve imkanları içerisinde bir nevi cehennem hayatı yaşamalarıyla kendini göstermektedir.


Dünyanın farklı toplumlarında birçok insan bu ruh halini yaşamaktadır. Bunalımların, sıkıntıların, stresin ve psikolojik sorunların böylesine artması, dünya hayatına olan bu çarpık bakışın bir sonucudur. "İçimde sebepsiz bir sıkıntı var", "Canım çok sıkılıyor", "Artık bu hayattan bıktım", "Canım hiçbir şey yapmak istemiyor" gibi sözler sarf ederek yaşamını sürdüren her insanın, acil değişmesi gereken bir ruh hali içerisinde olduğunu görmesi gerekmektedir.
Böyle bir sıkıntı içinde olan her insanın durup düşünmesi, kendi kendine bunun sebebini sorması ve bu durumun neden kaynaklandığını araştırıp buna çözüm araması gerekmektedir. Allah bu konunun da çözümünü bizlere Kuran ayetleriyle bildirir. Nimetlerden zevk alabilme, güzellikleri görüp fark edebilme yeteneği ancak iman ile kazanılmaktadır.

NİMETLERDEN GEREĞİ GİBİ ZEVK ALABİLMENİN
YOLU İMANDIR

 


İnsanların gerçek mutluluğu elde edebilmelerinin tek yolu Allah'a iman etmektir. Bu gerçek Kuran'da "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilmektedir. Yaşanılan mutsuzluktan ve bıkkınlıktan, ancak, Allah'ın rahmeti ve kulları üzerindeki rahmeti kavrandığı ve iman ahlakı yaşandığı takdirde kurtulunabilir. Dünya hayatından ancak bu şekilde gerçek anlamda zevk alınabilir, ancak bu şekilde güzelliklerin değeri tam olarak anlaşılabilir.


Allah'ın "... Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır..." (Nahl Suresi, 30) ve "... Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi..." (Al-i İmran Suresi, 148) ayetleriyle hatırlattığı gibi, Allah güzel bir hayatı ancak iman edenlere yaşatır. İnkar edenler için ise, Allah'ın bir ayette "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 124) hükmüyle belirttiği gibi, mutlaka "sıkıntılı bir hayat şekli" vardır. Bu insanlar, iman dışında hiçbir şekilde bu sıkıntılı yaşamdan kurtulamaz, hiçbir yolla gerçek mutluluğu elde edemezler. Maddi anlamda çok büyük imkanlara sahip olsalar bile, bunların tadına gereği gibi varamaz bu nimetlerin sevincini tam olarak yaşayamazlar.
Zira güzelliklerin bir insana zevk verebilmesi için, kişinin bu güzellikleri takdir edebilecek bir anlayışa sahip olması gerekir. Örneğin bir karanfilin yapraklarındaki kusursuz dizilimi, kokusunu, dokusundaki yumuşaklığı fark edebilmesi daha önemlisi bu benzersiz güzelliğin büyük bir nimet olarak var edildiğini anlaması gerekir. Bunu gerçek manasıyla anlayabilecek olan kişiler de sadece iman sahipleridir. Çünkü Allah'a iman eden kimseler, dünyadaki her detayın Rabbimizin büyük bir lütfu olduğunun bilincindedirler. Bu kişiler çevrelerini saran nimetlerin Allah'tan olduğunun farkındadırlar ve her güzellikte Allah'ın sonsuz yaratış gücünü düşünürler. Bu, onların Allah'a olan sevgilerini ve bağlılıklarını artırır.


Peygamberimiz Hz. Muhammed de Allah'ın verdiği nimetlerle ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır:


"Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah'ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz." (Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 4. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.594)


Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz, iman edenlere olan sevgi ve merhametinin bir göstergesi olarak onları dünya hayatında çeşitli nimetlerle yararlandırmaktadır. Bu, insanın tüm hayatı için geçerlidir.

 


Böyle bir insan için sabah kalktığında nefes almak çok büyük bir nimettir ve sevinç vesilesidir. Çünkü Allah ona, rızasını kazanacağı bir gün daha nasip etmiş, bir fırsat daha vermiştir. Yürüyebilmesi, konuşabilmesi, gülebilmesi, hareket edebilmesi bu kişi için bir mutluluk kaynağıdır. Dilediği takdirde Allah'ın tüm gücünü, hareket kabiliyetini elinden alabileceğinin şuurundadır. Bu kişi tüm bunlara sahip olmanın bir nimet olduğunu bilir, bu nedenle de hayattan çok büyük bir zevk alır.


Dünya hayatının birkaç on yıllık bir imtihan dönemi olduğunu, asıl yaşamın sonsuz ahiret hayatı olduğundan haberdardır. Kısa süren yaşamı boyunca gösterdiği güzel ahlakın, zorluk ve sıkıntılar karşısındaki sabır ve tevekkülünün kendisine cennet nimetleri olarak geri döneceğini umut eder. Bu nedenle de dünya hayatındaki her sıkıntı onun için bir ecir vesilesi haline gelir. İşte iman sahiplerinin dünya hayatındaki neşeli, huzurlu, güvenli, rahat tavırlarının nedenlerinden biri budur.


İnkar edenlerin yaşadığı bunalımın ve tüm zevklerini tüketip yok etmiş olmalarının nedeni de imanın insanlara kazandırdığı bu ruh halinden uzak yaşamalarıdır.

Kaynak:www.harunyahya.org
.


Dünya üzerinde masonluk, gizli bir örgütlenme şeklindedir. Bu örgütün gizli ve sinsi planı; dünya çapında inananlar arasında bozgunculuk çıkarabilmek, dünyayı dinsizliğe, kargaşaya ve savaşlara sürüklemek, ateist, Darwinist felsefeyi tüm dünyaya yayarak birbiriyle mücadele içinde yaşayan sevgisiz bir insan topluluğu oluşturabilmektir. Dünyaya hakim masonik sistem bunu hedefler çünkü bu sistemin temsilcileri, dünya çapında bozgunculuk çıkarma emrini, doğrudan şeytandan alır. Üst düzey masonların taptıkları ve kendisinden emir aldıkları şeytan, mason ritüellerinde Lucifer olarak bilinir. Bir kaynakta masonların kendisine taptıkları Lucifer şu şekilde tanımlanır:

Lucifer, Şeytan’ın kendisidir ve bundan da öte LUCİFERE TAPAN GİZLİ ÖRGÜTLERİN ANTİ-CHRİST OLDUKLARI ÖYLESİNE AÇIKTIR Kİ, HRİSTİYANLIĞIN HER MEZHEBİ ONUN KARANLIĞA VE ŞEYTANA TAPINMAK OLDUĞUNU KABUL ETMEK ZORUNDADIR.
Huysman, Lucifer mezhebini kısa ve özlü biçimde bir tür TERSİNE HRİSTİYANLIK olarak tarif eder... (Arthur Edward Waite, Devil Worship in France, [1896], s. 23-24)

Masonluk, Hıristiyan inancına bir tepki olarak örgütlenmiş ve Allah’ı bir ve tek olarak yücelten tüm diğer kutsal dinlere karşı gelmiştir. Fakat masonlar bunu açıkça dile getirmemiş, hedeflerine dindar görünüm altında ulaşmaya çalışmışlardır. Masonluk, tüm kutsal dinlere karşı bir eylem ve düşünce şekli olmasına rağmen, dindar görünümünü oldukça etkili bir şekilde kullanmıştır. Bir kaynakta bu gerçek şöyle anlatılır:

Geçmişte 33. derece Mason olan Jim Shaw (daha sonra yeniden Hristiyan olmuştur) şöyle yazar, “... Masonluk, yeryüzünde İSA’NIN KİLİSESİNİ YOK ETMEK İÇİN KURULMUŞ BİR KOMPLODUR, tek bir dünya kilisesi ve hükümeti kurulması için bir yoldur. ... MASONLUĞUN ŞEYTAN’IN KONTROLÜNDE OLDUĞUNDAN HABERSİZ HRİSTİYANLAR İSE BUNU ORTAYA ÇIKARMAK YERİNE BU SİSTEME YARDIMCI OLMAKTADIRLAR...”

W. L. Wilmhurst ise, locaya yeni giren bir Hıristiyanın karşılaşacağı gerçeği şöyle özetlemiştir:

...fakat kendilerine Loca’da dini konuşmaların, tabii ki gizli dini görüşmelerin yasaklandığı söylenir ve masonluğun dini bir kuruluş olmadığı sonucuna varırlar...

Bu nedenle ‘Hristiyan’ olan Masonlar, İsa’nın emrine aykırı gelmektedirler. (W.L. Wilmhurst, The Meaning of Masonry, C. 1927, 1980, 1995, s. 19)

Bu sözlerden de anlaşılabileceği gibi Hıristiyanlığa karşı en büyük tehdit olarak ortaya çıkmış olan masonik sistem, dindar görünümü altında hareket ettiğinden pek çok dindar Hıristiyan tarafından fark edilememektedir. Sahte Hıristiyan görünümü altındaki bu kirli örgütlenme, bu yolla sapkın görüşlerini yayabilmekte, bazı samimi dindarları dahi etkileyebilmektedir. Bugün bazı evanjeliklerin özellikle İslam dinine yönelik çarpık bakış açılarının, dünyaya barış ve güvenlik getirecek olan Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhuru döneminde kargaşa ve savaş beklentilerinin, Hz. Mehdi (a.s.) dünya nüfusunun üçte birinin yok edileceğine dair akılalmaz inançlarının kökeninde tamamen bu masonik telkinler yatmaktadır.

Eski Meşrik-i Azam Jack Harris’in, Freemasonry The Invisible Cult in our Midst (Masonluk: Aramızdaki Görünmez Kült) adlı kitabındaki şu ifadeleri oldukça dikkat çekicidir:

1968 yılında Baltimore Locası Meşrik-i Azamı olduğum dönemde, Maryland Genel Sekreteri bana şöyle demişti: “Eğer Allah’a iman etmek istiyorsan kilisene git; biz burada Evrenin Ulu Mimarına ibadet ediyoruz.” (Judith Hill, 33 Degrees of Deception, s. 112)

Daha önceki yazılarımızda detaylı şekilde açıkladığımız gibi, masonların tapındıkları evrenin ulu mimarı, Lucifer’i, yani ŞEYTANI temsil etmektedir. Dolayısıyla yukarıdaki ifadelerin belirttiği şey açıktır; şeytana ibadet edilen böylesine sapkın bir ortam içinde dindar bir Hıristiyanın bulunabilmesi olanaksızdır. Şeytana tapılan böyle bir ortamda yalnızca şeytanın istediği işler yapılacak, şeytanın azgınlığına, kaypaklığına ve isyankarlığına uygun eylemler planlanacaktır. Şeytandan talimatlar alınan böyle bir ortamda, güzel ahlaka, barışa, güvenliğe, dostluğa, kardeşliğe dair hiçbir karar alınmayacaktır. Şeytanın hakimiyetindeki bu ortamda yalnızca bozgunculuk, katliam, savaş, hiddet, öfke, cinayet konuşulur. İşte masonluk, şeytanın hakimiyetindeki bu ortamda alınmış kararları, dindar ve masum görünümü altında bazı evanjeliklere ve bazı Müsümanlara empoze etmiştir. Evanjeliklerin ve Müslümanların bir kısmının, yüce Allah’ın adetullahı gereği barış ve huzuru, iman edenler arasında kardeşlik ve birliği savunmaları gerekirken, savaş ve katliam beklemelerinin asıl sebebi işte budur. Onlar, masonik odakların kirli telkinlerine farkında olmaksızın kanmışlardır.

Söz konusu masonik oyun, büyük bir oyundur. Ve bu oyun, bir kısım dindarlar üzerinde başarılı olmuştur. Bu oyunun amacı ise, insanları Allah inancından uzaklaştırmak, tek Allah’a inanan samimi dindarları birbirine düşürmek, birlik halinde büyük bir güç haline gelecek olan inananların önünü kesmek, böylelikle imanın dünyada güçlenmesini engelleyerek ateist, Darwinist, materyalist felsefenin güçlenmesini sağlamak ve bunu yaparak da ahir zamanın bozguncusu deccale, katliamlar, savaşlar, cinayetler için zemin hazırlamaktır. İşte, masonik odakların oyununa kanarak inananları hasım gören, Hz. Mehdi (a.s.) döneminde katliamlar bekleyen kişiler, böylesine büyük bir yanılgının içindedirler.

Masonik odakların kirli telkinlerinin aksine, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkış dönemi, barış, esenlik ve huzur dönemi olacaktır. Bu dönem, tek Allah’a inanan samimi dindarların birleşip güçlendikleri dönem olacaktır. Bu dönemde, tek bir kişinin burnu bile kanamayacak, uyuyan kişi uyandırılmayacaktır. Masonik odakların çirkin oyunları ise mutlaka yerle bir olacaktır. Çünkü bu bize, Yüce Rabbimiz’in vadettiğidir:

Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim Suresi, 46)
.

Rabbimiz Kuran ayetlerinde gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları haber vermiştir. Bu olayların zaman içerisinde gerçekleşmesi, Kuran'ın üstün ilim sahibi olan Allah'ın sözü olduğunu kanıtlayan mucizevi delillerdendir. Rabbimiz’in Kuran ayetlerinde bildirdiği bu haberlerden biri de İslam ahlakının mutlaka yeryüzünde hakim olacağıdır.
 
"...onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9)

Kuran, Rabbimiz’in tüm alemlere öğüt olarak indirdiği ve hükmü kıyamete kadar geçerli olan, eşsiz hikmetlerle dolu Yüce kitabıdır. Allah tüm insanların karanlıklardan nura çıkmaları için her konunun açıklamasını ve çözümünü Kuran'da bildirmiştir. Nahl Suresi'nde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)
Enam Suresi'nde ise, "...Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır." (Enam Suresi, 38) şeklinde bildirilmiştir. Kuran'da herşey en mükemmel, en hikmetli ve en özlü şekilde açıklanmıştır. Bu, Allah'ın kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir. Bu nedenle yaşamlarında sadece Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in sünnetlerini kendilerine ölçü alan insanlar, Allah'ın rahmetine ve hidayete kavuşturulurlar. Kuran'ın bu özelliği bir ayette şöyle haber verilmektedir:
Şüphesiz, bu Kuran, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir. (İsra Suresi, 9)
Rabbimiz Kuran ayetlerinde gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları da haber vermiştir. Bu olayların zaman içerisinde gerçekleşmesi, Kuran'ın üstün ilim sahibi olan Allah'ın sözü olduğunu kanıtlayan mucizevi delillerdendir. Rabbimiz’in Kuran ayetlerinde bildirdiği bu haberlerden biri de İslam ahlakının mutlaka yeryüzünde hakim olacağıdır. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)
Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. (Kasas Suresi, 5)
Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9)
Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)
Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah'tan 'yardım ve zafer (nusret)' ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)
Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana 'üstün ve onurlu' bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)
Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın, katıksızca iman edenlerin yeryüzüne mirasçı kılınacakları da Kuran'ın pek çok ayetinde haber verilen İlahi bir kanundur:
Andolsun, Biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105)
"Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)
Sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’e Kuran’ın vahyedilmesinden içinde yaşadığımız bu döneme kadar, ayetlerde belirtildiği şekilde, dünya çapında İslam ahlakı hakim olmamıştır. İslam ahlakı çok geniş topraklara yayılmış, batıda Moritanya’dan doğuda Çin sınırlarına kadar ulaşmış, dünyada İslam dininin ulaşmadığı bir toprak parçası neredeyse kalmamış, ancak yeryüzünün tamamında ayetlerde bildirildiği şekilde bir hakimiyet yaşanmamıştır. Böyle bir durum bugüne kadar gerçekleşmediğine göre, Rabbimiz’in bu vaadinin ilerleyen yıllarda gerçekleşeceği beklenmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in mübarek hadisleri dikkatle incelendiğinde, İslam ahlakının dünya çapında hakim olacağı dönemin ahir zaman olduğu anlaşılmaktadır. Ayetlerde de haber verildiği gibi, İslam ahlakının hakim olması Rabbimiz'in hükmüdür, samimi ve şirk koşmadan iman eden kullarına bir vaadidir. Allah'ın izniyle bu hüküm, ahir zamanda Hz. Mehdi vesilesiyle gerçekleşecektir. (Hiç şüphesiz en doğrusu Allah bilir.)
İslam Ahlakının Yeryüzü Hakimiyetini Peygamberimiz (sav) de Müjdelemiştir
Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Bu bilgilere göre, ahir zamanda birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde ahir zamanın ilk döneminde yaşanacak olan büyük kaos, ahlaki bozulma, savaş, terör, açlık, çatışma, kargaşa ortamından, Rabbimiz’in iman eden kullarını mutlaka kurtaracağı haber verilmektedir.
Allah, güzel ahlaktan uzaklaşan insanları, dejenerasyona uğrayan toplumları doğru yola iletmek için “Hz. Mehdi” yani “doğruya götüren” sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır. Hz. Mehdi öncelikle Allah’ın varlığını kabul etmeyen, dinsiz felsefi sistemlerin fikri olarak çürütülmesini sağlayacaktır. Diğer yandan İslam’ı, Kuran’da ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinde bildirildiği şekilde özüne döndürecektir. İslamiyet’i tüm bozulmalardan, hurafelerden arındırarak gerçek Kuran ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Ahir zamanın ilk döneminde insanlığın içerisinde bulunduğu tüm karışıklıklara, toplumsal sorunlara, sosyal sıkıntılara çözüm getirecek, tüm yeryüzüne barış, adalet, güvenlik, huzur, mutluluk ve güzel ahlakın hakim olmasına vesile olacaktır. Peygamberimiz (sav) hadislerinde, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir insan olan Hz. Mehdi'ye tabi olunmasını bildirmiş ve onun döneminde yaşanacak tüm bu hayırlara işaret etmiştir:
... O (Hz. Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O’na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O’na katılsın. Zira O Hz. Mehdi'dir.1
Hz. Mehdi ile aynı dönemde yeryüzüne ikinci kez gelecek olan Hz. İsa ise, özellikle Hıristiyan ve Yahudi dünyasına hitap edecek, onları içine düştükleri hurafelerden sıyrılıp Kuran ahlakını yaşamaya çağıracaktır. Hıristiyanların Hz. İsa'ya uymasıyla birlikte İslam ve Hıristiyan alemi tek bir inançta birleşecek ve dünya “Altınçağ” adı verilen büyük bir barış, güvenlik, mutluluk ve refah dönemi yaşayacaktır.
İnsanların asırlardır özlemini duydukları bu kutlu dönem, hadislerin işaretlerine göre yarım yüzyıldan fazla sürecek ve Peygamberimiz (sav)'in zamanında yaşanan “Asr-ı Saadet” benzeri bir dönem olacaktır. İnsanlar, Hz. Mehdi ve Hz. İsa önderliğinde gerçekleşecek olan bu kutlu dönemde, Allah'ın Kuran'da inanan kullarına müjdelediği güzelliklerin hepsini yaşayabileceklerdir. Allah ayetinde iman eden müminleri dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını şöyle bildirmektedir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde ahir zamanın ilk döneminde yaşanacak olan büyük kaos, ahlaki bozulma, savaş, terör, açlık, çatışma, kargaşa ortamından, Rabbimiz’in iman eden kullarını mutlaka kurtaracağı haber verilmektedir.
Kutu yazısı: Kuran'da tarif edilen İslam ahlakı, adil, şefkatli, merhametli, zengin fakir ayrımı yapmadan ihtiyaç içinde olana yardım etmeyi gerektirmektedir.

 
İslam Ahlakı Yeryüzüne Hakim Olduğunda Yaşanacak Güzellikler Yeryüzü adaletle dolacaktır
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın... (Nisa Suresi, 135)
Yukarıdaki ayette bildirildiği gibi Allah müminlere her zaman için adaletli olmalarını emretmiştir. İnsanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan yana, katıksız bir adalet, Kuran ahlakının bir gereğidir. İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğu zaman da, Kuran’da tarif edilen bu üstün adalet anlayışı tüm dünyayı kaplayacaktır. Tüm insanların her türlü imkandan faydalanması sağlanacak, isteyene istedikleri misliyle verilecek, ihtiyaç içinde olan korunup, gözetilecektir. Bu yüzden de insanlar Kuran ahlakına uymayan davranışlardan kaçınacak, haksızlık ve zulüm tamamen yeryüzünden kalkacaktır.
Kuran'da iman eden kulların, insanlar arasında her zaman için hak ve adaletle hükmetmelerini emreden ayetlerden bazıları şu şekildedir:
Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır. (Araf Suresi, 181)
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor... (Nisa Suresi, 58)
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır... (Maide Suresi, 8)
İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğunda Kuran'daki her ayet çok büyük bir titizlikle uygulanacak, bunun sonucunda da cennet benzeri, huzur, barış ve güzellik dolu bir ortam oluşacaktır. Hiçbir insanın haksızlığa uğramasına, emeğinin karşılığını almamasına, yokluk içinde yaşamasına, geçim sıkıntısı çekmesine izin verilmeyecektir. Hiçbir insandan yapabileceğinden fazlası istenmeyecek, bunun yanında her türlü kolaylık ve imkan da sağlanacaktır.
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi döneminde yaşanacak olan bu adil ortam şöyle haber verilmektedir:
Dünya hayatının bir günü kalsa Allahü Teala o günü uzatır, benim ehli beytimden bir adam gönderir. Onun ismi benim ismim gibidir.
Babasının ismi babamın ismi gibidir. Zulüm ve kötülükle dolmuş dünyayı, adalet ve dürüstlükle dolduracaktır.2
Onun adaleti heryeri kaplayacak ve insanlar arasında Hz. Peygamberin sünnet-i seniyyesi ile muamele edecektir.3
Tüm dünya barış ve güvenlikle dolacaktır
Geçtiğimiz yüzyıl, dünya tarihine “savaşlar yüzyılı” olarak geçmiştir. Günümüzde de dünyanın dört bir yanında savaşlar, çatışmalar devam etmektedir. Hiçbir ülke terör saldırılarından yana güvende değildir. Bombalamalar, kundaklamalar, uçak kaçırmalar, rehin almalar, iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar, günlük hayatta karşılaşılan bireysel şiddet olayları da büyük bir hızla devam etmektedir. İnsanlar terörizmle, hiç beklemedikleri bir anda, evlerinde otururken, bir alışveriş merkezinde dolaşırken, otobüste yolculuk ederken ya da işyerinde çalışırken karşılaşmaktadırlar. Bu durum, doğal olarak insanlarda büyük bir korku ve endişeli bir bekleyiş oluşturmaktadır.
Tarih boyunca gönderilen tüm elçiler, yaşadıkları toplumlara barış, huzur ve güvenlik getirmiş, peygamberlerin gelişi ümmetlerin üzerindeki zulmün ve zorbalığın kalkmasına vesile olmuştur. Kuran’da elçilerin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:
Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar. (Yunus Suresi, 47)
Hz. Mehdi de yeryüzüne geldiği dönem de bu özelliği taşıyacak ve Allah’ın izniyle tüm yeryüzündeki zulmün, işkencenin zorbaca uygulamaların son bulmasına vesile olacaktır. Hz. Mehdi’nin önderliğinde İslam ahlakının yeryüzünde hakim olmasıyla oluşacak ortam hadislerde şöyle müjdelenmiştir:
… Yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur.4
Allah Kuran'da, güzellik yapan, Kuran ahlakına uyan kullarını daha güzeli ve fazlasıyla nimetlendireceğini şöyle müjdelemektedir:
Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)
Ayette bildirilen "güzellik yapan" insanlara vaat edilen "barış yurdu" İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğunda tam anlamıyla yaşanacaktır. Kuran ahlakının yaşanması, “…Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Bakara Suresi, 60) ayeti gereğince, insanların karışıklığa, huzursuzluğa ve sıkıntıya yol açabilecek her türlü tavırdan sakınmalarını sağlayacaktır. Toplumlar, her zaman için Kuran ahlakına uygun huzur ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, sorunları akılcı bir şekilde çözme arayışındaki insanlardan oluşacaklardır. Kuran ayetlerindeki üstün ahlak eksiksizce yaşanacak, insanlar her türlü bozgunculuktan, ahlaki bozukluktan uzak duracaklardır. Rabbimiz’in Kuran’da bu konuda bildirdiği hükümlerden bazıları şu şekildedir:
Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. (Araf Suresi, 56)
…Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha) konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız. O'na iman edenleri tehdit ederek, Allah'ın yolundan alıkoymak için ve onda çarpıklık arayarak (böyle) her yolun (başını) kesip-oturmayın. Hatırlayın ki siz azınlıkta (ve güçsüz) iken O, sizi çoğalttı. Bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bakın." (Araf Suresi, 85-86)
Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez. (Kasas Suresi, 77)
İşte İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğunda hayat da Kuran'ın tüm bu emirlerine uygun olarak son derece barış ve esenlik dolu olacaktır. Bu ahlaktaki insanların varlığı sayesinde dünyadan anarşi, terör, kargaşa, düşmanlık, şiddet tümüyle kalkacak, insanlar hiç görülmemiş, cennet benzeri bir ortama kavuşacaklardır. Hz. Mehdi döneminde hiç kan dökülmeyeceği, hiçbir karmaşa ve huzursuzluk çıkmayacağı hadislerde de haber verilmektedir:
Zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır.5
Kuran ahlakının tüm dünyaya hakim olması sonucunda insanlar arasındaki kin, husumet, düşmanlık gibi duygular son bulacak, tüm yeryüzüne barış ve huzur hakim olacaktır. Peygamberimiz (sav) Altınçağ’ın bu önemli özelliğini hadislerinde şöyle müjdelemektedir:
Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir.6
Yeryüzü zulüm ve düşmanlıkla dolduktan sonra, mutlaka benim Ehli Beytim'den birisi çıkar. Ve nasıl daha önce zulüm ve düşmanlıkla doluysa, O dünyayı adaletle doldurur.7
... Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın yanlarında hiç erkek olmaksızın rahatlıkla hacca gidebilecektir.8
Sosyal adaletsizlikler ortadan kalkacaktır
Sosyal adaletsizlikler, kendi çıkarlarını düşünme ve yardımlaşma ile dayanışma duygularının yok olması gibi ahlaki bozulmalar ahir zamanın ilk döneminin en temel özellikleridir. Zenginler adaletten daha fazla yararlanmakta, fakirlerden üstün tutulmayı kendilerinde bir hak gibi görmekte, adalet mekanizmalarını kendi menfaatleri için yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Kuran’da bu insanların gösterdiği ahlak şöyle bildirilmektedir:
Hayır; aksine, siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası, sınır tanımaz (helal, haram aldırmaz) bir tarzda yiyorsunuz. Malı 'bir yığma tutkusu ve hırsıyla' seviyorsunuz. (Fecr Suresi, 17-20)
Kuran ahlakında ise “… Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın…” (Nisa Suresi, 135) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah insanlar arasında zengin fakir ayrımı yapmadan adil davranmayı emretmektedir.
Kuran ahlakına göre, insanlar Allah Katında yalnızca imanlarının ve Allah korkularının derinliği ile üstün olabilirler. Dil, ırk, etnik köken gibi özelliklerin İslam ahlakının yaşandığı bir toplumda hiçbir önemi yoktur. Bu çeşitlilik Allah'ın yaratışındaki bir güzelliktir. Dolayısıyla Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması, yeryüzünde bu anlayış eksikliğine bağlı olarak yaşanan sosyal adaletsizlikleri ortadan kaldıracak en güzel ve tek çözüm yoludur. Kuran'da tarif edilen İslam ahlakı, adil, şefkatli, merhametli, zengin fakir ayrımı yapmadan ihtiyaç içinde olana yardım etmeyi gerektirmektedir. Kuran’a göre gerçek adalet, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah'tan korkarak sağlanan bir adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili, ırkı, teninin rengi kararlarında etki edemeyecek, sadece haktan yana karar verilecektir. Allah’ın izniyle İslam ahlakı Hz. Mehdi önderliğinde yeryüzünde hakim olduğunda, gerçek adalet, gerçek huzur ve güven tüm yeryüzüne yerleşecektir. Komşusu açken kimse tok yatmayacak, tek yanlı zenginlik utanç vesilesi haline gelecektir. Egoistlik ve bencillik ortadan kalkacağı için, herkes maddi manevi tüm imkanlarını birbiriyle paylaşacaktır. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır. Kuran ahlakının hakim olduğu bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak, huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır. Bu ortamın bir sonucu olarak insanlar hiçbir sahtekarlığa, kötülüğe ve haram fiillere de yanaşmayacaklardır.
Kuran'da insanlar arasında sosyal adaletin sağlanmasına yönelik tavsiyelerin bulunduğu ayetlerden bazıları şunlardır:
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Ali İmran Suresi, 92)
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. (Bakara Suresi, 267)
Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Bakara Suresi, 271)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Ali İmran Suresi, 134)
(Sadakalar) Kendilerini Allah yolunda adayan fakirler içindir ki, onlar, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. İffetlerinden dolayı bilmeyen onları zengin sanır. (Ama) Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Hayırdan her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Bakara Suresi, 273)
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür." (İnsan Suresi, 8-9)
İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğu dönem, Rabbimiz’in tüm bu emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirildiği, adaletin, fedakarlığın, yardımseverliğin en yoğun olarak yaşandığı, kutlu bir dönem olacaktır. Bu kutlu dönemde malı olan hiçbir sıkıntı duymadan ihtiyacı olana verecek, herkes birbirinin rahatını ve konforunu düşünecektir. Bu paylaşmanın sonunda herkes eşit refah seviyesine ulaşacak, açlık, sefalet gibi pek çok sorun kendiliğinden çözülecektir.
Bolluk ve bereket yaşanacaktır
İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğunda, ürünlerde ve mallarda çok büyük bolluk ve bereket yaşanacaktır. Bu dönemde ihtiyacı olana istediğinden kat kat daha fazlası verilecek, en ufak bir sıkıntı, yokluk, açlık yaşanmayacaktır. Yeryüzündeki tüm zenginlikler ortaya çıkacak, geliştirilen yeni tarım teknolojileri sayesinde topraktan her zamankinden çok daha fazla ürün elde edilecektir.
İman eden, Allah yolunda hizmet eden kişilerin bu uğurda yaptıkları her türlü güzelliğin karşılığı hem dünyada, hem de ahirette kat kat verilecektir. Hayatın her anında yaşanan bolluk ve bereket, İslam ahlakını yaşayan müminlere Allah'ın verdiği bir güzellik olacaktır. Her yaptıkları iş onlara büyük bir zenginlik olarak geri dönecektir.
Allah, bir ayetinde Müslümanların mallarından Kendi rızası için infak ettiklerinde karşılık olarak bulacakları bereketi şu şekilde belirtir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Bu dönemde ürünlerde ve mallarda o zamana kadar görülmemiş bir bolluk olacağı, bu ürünlerin Hz. Mehdi tarafından sayılıp, ölçülmeden her isteyene dağıtılacağı pek çok hadis-i şerifte de bildirilmektedir:
Ümmetimden Hz. Mehdi çıkacaktır. Allahü Teala Hazretleri, insanları zengin kılmak için onu gönderecektir. O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı çok fazla olacak, Hz. Mehdi, insanlara eşit şekilde bol bol mal dağıtacaktır.9
İnsanlara malı ve eşyayı dağıtırken, saymadan bol bol verecektir.10
... Mal da o kadar çoğalacaktır ki, hiçbir kimse mal kabul etmeyecektir.11
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, topraktan da her zamankinden çok daha fazla ürün elde edileceği ve bu alanda da benzersiz bir bolluk ve bereketin görüleceği bildirilmektedir:
İnsanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak... Onun (Hz. Mehdi’nin) zamanında, insan birkaç avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir..12
Yine Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde haber verildiğine göre, İslam ahlakı Hz. Mehdi önderliğinde tüm dünyaya hakim olduğunda, yeryüzünün su kaynaklarında da büyük bir bolluk söz konusu olacak, bu sulama imkanlarının artmasıyla tüm topraklar görülmemiş bir şekilde bereketlenecektir:
... Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek, toprak bir tek tohum istemeden verimli ve bereketli olacaktır.13
Hz. Mehdi döneminde yaşanacak bir başka gelişme de, yeryüzündeki tüm yeraltı zenginliklerinin ortaya çıkarılması ve bunların insanlığın refahı ve konforu için kullanılması olacaktır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Altınçağ’ın bu özelliği şöyle haber verilmektedir:
Onun zamanında yeryüzü içindeki hazineleri dışarıya fırlatacaktır.14
… Arz, içerisinde gizlediği bütün zenginliklerini, altından ve gümüşten sütunlar halinde dışarı atacak.15
Çok üstün bir sanat anlayışı hakim olacaktır
İslam ahlakı tüm dünya üzerinde hakim olduğunda, hayatın her anına hakim olan bolluk, zenginlik, güzellik ve ilerleme, sanat alanına da hakim olacaktır. Bu dönemde insanlar hep güzellikle karşılaşacak, ahlakları gibi, yaşadıkları yerler, bahçeleri, evlerinin dekorasyonu, kıyafetleri, dinledikleri müzik, eğlence şekilleri, tiyatroları, resimleri, sohbetleri de güzelleşecektir. İnsanlar, Allah'ın Kuran'da inanan kullarına müjdelediği güzelliklerin hepsini bu dönemde yaşayabileceklerdir. Allah ayetinde iman eden müminleri dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını şöyle bildirmektedir:
Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)
Kuran'da Allah'ın emirlerine uygun olarak yaşanan ortamların bir nevi "barış yurdu"na dönüşeceğine dikkat çekilmiştir. Ve bu ahlaktaki insanların hem dünyada daha fazla güzellikle karşılaşacağı, hem de ahirette sonsuz bir cennet hayatıyla ödüllendirilecekleri müjdelenmiştir:
Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)
İslam ahlakı yeryüzüne hakim olduğunda, sanatın İlahi bir güzellik olduğu anlaşılacak ve böylece sanata gereken önem verilecektir. Sanatçılar Allah'ın yarattıklarında gördükleri güzelliklerden aldıkları ilhamla benzersiz eserler ortaya koyabileceklerdir. Kuran ahlakından ve derinliğinden kaynaklanan bu eserlerde, benzersiz bir kabiliyet ve çok zengin bir akıl gücü olacaktır.
Kuran ahlakı hakim olduğunda günlük yaşantının, sanat anlayışının, ekonominin, kısacası sosyal hayatı ilgilendiren her türlü konunun nasıl olabileceğini tahmin etmek mümkündür. Çünkü Kuran'da, hayatın her anını etkileyen bir anlayış tarif edilmektedir. Bunun temelinde ise her konuda, Allah'ın en fazla hoşnut olacağı, en güzel, en doğru ve akılcı olanı uygulamak vardır. İşte bu nedenle Altınçağ’da, Kuran'da tarif edilen bu anlayış ve akıl doğrultusunda, dünya tarihinde görülmemiş üstünlükte bir sanat anlayışı hakim olacaktır.
KURTULUŞ, MÜSLÜMANLARIN BİRBİRİNİN DOSTU VE VELİSİ OLMASIDIR
Allah Kuran'da Müslümanlara birlik içinde olmalarını, şeytanın aralarını açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği engellemek için çaba göstereceğini bildirmiştir. Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygıya uygun olmayan tavırlarda bulunmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler. Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.
Rabbimiz, iman edenlere Kendisi'nin yolunda "birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak" (Saff Suresi, 4) mücadele etmelerini emretmektedir. Bu mücadele, inkarcı felsefe ve ideolojilere karşı yürütülmesi gereken fikri bir mücadeledir ve tüm Müslümanların üzerinde önemli bir sorumluluktur. Bu fikri mücadeleyi üstlenip, dünyayı içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkarmak yerine, kendi iç sorunları ile boğuşan, içe kapalı bir anlayış geliştirmek kuşkusuz büyük bir hata ve tarihi bir vebal olabilir.
Şiddetin, terörün, zulmün, sahtekarlığın, dolandırıcılığın, yalancılığın, ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun dünya genelinde yaygın olması, yeryüzünün "fitne" ile dolu olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında, Müslümanların aralarında sorun haline gelmiş pek çok konu önemini yitirmektedir. Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah'ın varlığını ve birliğini inkar eden, ahiret gününe inanmayanların kurmuş oldukları batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip yayılmaktadır. Buna karşılık vicdan sahibi insanların yapması gereken, iyilikte ittifak etmektir.
Allah'ın izni ile bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren mağlup olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır. Rabbimiz, Kuran'da inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş ve iman edenlerin de birbirleriyle dost olmaları ve birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini bildirmiştir. Bu, yeryüzünde bozgunculuğun ortadan kaldırılması için gereklidir. Ayette şu şekilde buyurulmaktadır:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
Kuran'da birlik içinde olmanın önemi bildirilirken dikkat çekilen bir diğer husus da, çekişmelerin ve birlik ruhunu zedeleyecek tavırların Müslümanların gücünü zayıflatacağıdır. Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Geçtiğimiz yıllarda yaşanan Irak-İran savaşı bu duruma çok önemli bir örnektir. Yıllar süren savaş iki Müslüman ülkeye maddi ve manevi çok büyük zararlar vermiş, hayır yolunda kullanılabilecek güç ve imkanlar Müslümanlara yöneltilmiştir. İşte bu nedenlerden ötürü, eğer İslam dünyası, güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız bırakmaktadır. Filistin'de, Keşmir'de Doğu Türkistan'da, Moro'da ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının üzerindedir.
İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp, tüm Müslümanların "kardeş" olduğu gerçeğini hatırlamalı ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm dünyaya örnek olmalıdır. İman edenlerin birbirleri ile kardeşliği, Allah'ın bir lütfu ve nimetidir. Samimi Müslümanlar bu nimet için Rabbimiz'e şükretmeli ve Allah'ın "dağılıp-ayrılmayın" emrini unutmamalıdırlar:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
Hiç unutmamak gerekir ki, Kuran ahlakının yeryüzüne hakimiyeti Allah'ın Kuran'da haber verdiği bir vaadidir. Ve kuşkusuz ki Allah vaadinden dönmez. Bu, Allah'ın izniyle ve dilemesiyle zaten gerçekleşecek olan bir sözdür. Hz. Mehdi de, Sevgili Peygamberimiz (sav)'in vaat ettiği tüm hizmetlerini yerine getirecek ve Allah'ın izniyle Kuran ahlakını tüm dünyaya hakim kılacaktır. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı her türlü konforuyla ve huzur dolu ortamıyla her Müslümanın ulaşmak isteyeceği bir dönem, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir mükafattır. Bu güzel dönemle müjdelenmek de kuşkusuz tüm Müslümanlar için çok büyük bir şereftir. Ancak her Müslüman bu hakimiyete ne kadar vesile olduğunu, ne kadar çaba gösterdiğini ve dua ettiğini samimi olarak, kendisini hiçbir mazeretle kandırmadan düşünmelidir
KAYNAK:www.harunyahya.org
.

« Önceki ::